Koltuk altında şişlik ne olabilir

Yazan admin | hastalıklar, kanser, sağlık | Pazar 16 Kasım 2008 4:48 pm

Koltuk altı şişlik çok araştırılan ve önemli bir konudur. Koltuk altı şişlik basi bir yağ bezesi olabileceği gibi lenfoma denilen lenf bezi kanseri veya meme kanseri belirtiside olabilir. Bunun teşhisi için hemen doktora başvurmanız önerilir. Eğer koltuk altı şişlik yağ bezesi ise basit bir cerrahi operasyonla alınabilir. Lenf ödemi veya meme kanseri ise biyopsi ve inceleme sonrası ameliyat ve cerrahi operasyon belirlenir. Önemli bir konudur ihmal etmeyin lütfen başınızdan geçen olayları burada payalaşın herkes faydalansın. Hepinize geçmiş olsun.

Kalp hastalıklarının tanısına hızlı çözüm

Yazan admin | hastalıklar | Cuma 14 Kasım 2008 9:53 pm

Kalp hastalıklarının tanısına ‘hızlı çözüm’
Günümüzde insan hayatını tehdit eden en önemli hastalık grubunun başında kalp damar hastalıkları yer alıyor. Ülkemizde kalp damar hastalarına her yıl 260 bin yeni hasta ekleniyor. Bu nedenle de 160 bin kişi kalp damar hastalıkları nedeni ile yaşamını kaybediyor. Son yıllarda görüntüleme tekniklerinde gerçekleştirilen yenilikler, kalbe dayalı ölümleri engellemede çok önemli bir roloynuyor
Özel Acıbadem Kadıköy Hastanesi’nden sonra Özel Acıbadem Bakırköy Hastanesi’nde de kullanılmaya baÅŸlanan çift kaynaklı bilgisayarlı tomografi [2x64 BT] cihazı da kalpte kullanılan yüksek teknolojinin bir ürünü. Bu yeni teknoloji sayesinde kalp ve damar hastalıklarının tanısında daha kesin, daha kısa, daha pratik, daha güvenli sonuçlar elde edilebiliyor.
• Ayrıca, onkolojik hastalıkların tedavi sürecinde ve acil servislerde en önemli gereksinim olan hızlı tanı koyma işlemlerinde de, etkili bir ci haz olma özelligini taşıyor.
Kalbi ilaçla yavaşlatmaya gerek kalmıyor Sistemin diger çok kesitli tomografi cihazlarından farkı, iki ayrı çok kesitli tomografi sisteminin aynı ci haz içerisinde birleştirilmesinden kaynaklanıyor. Kalp atım süresinden daha da kısa olan görüntüleme süresi sayesinde, hastanın kalp hızının azaltılmasına gerek kalmıyor. Kalbi hızlı atan hastalarda bile güvenli görüntüleme yapılabiliyor.
Yeni teknolojiyle yüksek hızda çekim yapılabilmesi sayesinde, hareketli bir organ olan kalbin görüntülenmesinde oluşabilecek harekete baglı görüntü bozuklukları da azalıyor.
Cift Kaynaklı Bilgisayarlı Tomografi (2×64BT) cihazı ile neler yapılabiliyor?
Ülkemizde hareketsiz yaÅŸam, sigara ve alkol kullanımı, kötü beslenme gibi çevresel etkenler, kalp damar hastalıklarının artmasına neden oluyor. Hastalıkların erken tanısı ise, yaÅŸam kalitesini bozan sonuçlar ortaya çıkmadan önlem alınmasını saglıyor. Acıbadem’de ÅŸimdiye kadar 1107 hastanın kalp incelemesi ve rahatsızlıkları na tanı konulmasında kullanılan çift kaynaklı bilgisayarlı tomografi [2x64 BT] cihazı, erken tanıda çok önemli bir yere sahip.
Nasıl uygulanıyor?
• işlem sırasında kol toplardamarına opak bir madde veriliyor ve bu ilaç kalbe ulaştıgında kısa sürede görüntü alınıyor.
• Koroner damarlar [kalbe giden damarları detaylı görüntü lenebiliyor.
• Damar tıkanıklıgının ve derecelerinin belirlenmesi mümkün oluyor.
• Kalbe giden damarların çalışmasıyla ilgili anatomik yapı belirleniyor.
• Hastada şikayet oluşturmayan kalp damarlarındaki sorunlar saptanabiliyor.
• Koroner kalsiyum skorlaması [Kalp damarlarında biriken kalsiyumun ölçülmesini saglayan test] yapılabiliyor.
• By-pass damarları görüntülenebiliyor.
• Dogumsal kalp damar anomalileri [yapısal damar bozuklukları] belirlenebiliyor.
• Kalp kasının ve kalp kapak fonksiyonlarının incelenmesi gerçekleştirebiliyor.
Cihazın en önemli özellikleri arasında şunlar yer alıyor:
• ”Kalp görüntüleme” yöntemlerini geliÅŸtiren, günümüzün en geliÅŸmiÅŸ bilgisayarlı tomografi cihazıdır.
• Çift kaynaklı bilgisayarlı tomografi [2x64 BT] Kesit görüntüleme üstünlügüyle saniyeler içinde tanı olanagı saglıyor.
• inceleme işlemi kansız ve agrısız gerçekleş¬tirilebildiginden hastalara konfor yaratıyor.
• Yalnızca koldan yapılan bir igne ile 10 saniyede kalp anjiyosu gerçekleştirilebiliyor.
• Her türlü kalp ritminde net görüntüleme olanagı saglıyor.
Bilgi ve randevu için:
Ala Acıbadem 444 55 44
Özel Acıbadem Kadıköy Hastanesi : 0216 5444441 Özel Acıbadem Bakırköy Hastanesi: 0212 4144036

Katarak nedir, belirtileri ve tedavisi

Yazan admin | göz sağlığı, hastalıklar | Cumartesi 25 Ekim 2008 10:59 am

Katarakt, göz merceğinin saydamlığını kaybetmesi ve buna bağlı olarak görmenin azalması ile sonuçlanan göz rahatsızlığıdır. % 90 yaşa bağlı (senil katarakt) ortaya çıkar. Daha az görülmekle birlikte, travma, bazı sistemik hastalıklar, üveit gibi göz rahatsızlıkları, steroid gibi bazı ilaçların kullanımına bağlı olarak ikincil katarakt gözlenebilmektedir.
Özellikle troid ve diyabet hastalarında katarakt gelişimi daha çabuktur. C vitamini eksikliği, güneşin ultraviole ışınları gibi etkenler katarakt gelişimini hızlandırır.
Doğumsalolarak bebeklerde de konjenital katarakt görülebilir. Yaşlılığa bağlı senil katarakt gelişimi genellikle asimetrik de olsa her iki gözde başlar. Puslu görme, renk kalitesinin bozulması, giderek görme keskinliğinin azalması, katarakt belirtileridir. Düzenli göz kontrolü ile katarakt başlangıcı saptanabilir ve müdahale zamanı belirlenir. Bu nedenle özellikle 40 yaş üzerinde düzenli göz kontrolü gereklidir.
Tanı için kullanılan yöntemler
Katarakt tanısında, hastanın gözünün içine mikroskopik olarak bakılmaktadır. Kataraktın içinden, özel bir lazer yöntemiyle hastanın ameliyat sonrası ne düzeyde göreceği de belirlenmektedir.
 
Oculus Pentacam Göz Tarayıcısı ile katarakt analizi yapılmaktadır. Lens yoğunluğu, bu cihaz sayesinde analiz edilmekte ve niceliği saptanmaktadır.
Speküler mikroskopi, katarakt operasyonu öncesi tüm hastalara uygulanarak, hastaların kornea endotelinin (gözün şeffaf tabakasının en derin kısmı) operasyondan nasıl etkileneceği önceden tespit edilmektedir. Operasyon sırasındaki manevralar bu sonuca göre düzenlenmektedir.
Katarakt ameliyatı ne zaman yapılmalı?
Hastanın görmesi kendine yetmediği ve katarakt tanısı konulduğu andan itibaren ameliyat yapılabilir.
DoÄŸumsal kataraktlar
Anne adayının hamileliğinin ilk dönemlerinde geçirdiği kızamıkçık hastalığı, antiviral ilaçlar.gibi etkenler, çocukta doğuştan katarakta neden olabilir.
Doğumsal kataraktı, ancak çok dikkatli aileler farkedebilir. Çocuk hekiminin de bu konuda hassas olması, doğar doğmaz yapılan genel muayenede, bebeğin gözüne tutacağı basit bir ışık yardımıyla birtakım tespitlerde bulunması mümkündür. Bütün bunlar yapılmadıysa çocuk en geç 2 yaşında, farkedilir bir problemi olsun olmasın, mutlaka bir göz doktoruna kontrole getirilmelidir.

Şeker hastalığı nedenleri belirtileri ve tedavi yöntemleri

Yazan sarp | hastalıklar | Pazartesi 1 Eylül 2008 10:50 am

Şeker hastalığı, Vücudun şeker yakmasında ortaya çıkan bozukluğa verilen addır. Tıp dilinde de diabet olarak adlandırılır. kandaki şeker miktarını kontrol eden pankreas, insülin denilen bir madde salgılar.
Pankreas insülin salgılayamazsa, kandaki fazla şeker, karaciğere depo edilir.

Åžeker hastalığı vücudumuzda insülin hormonunun üretilememesine veya ihtiyacını karşılayacak kadar üretilememesi, üretilen insülinin yeterince etkili olmamasına baÄŸlı olarak ortaya çıkar. Toplumun yaklaşık yüzde 5 ile 11′i ÅŸeker hastasıdır. İnsülin pankreas denilen midemizin arkasında yeralan bir organımızdan kan dolaşımına gönderilir. Normalde yemeklerle aldığımız besinler parçalanarak, vücudun baÅŸlıca enerji yakıtı olan ÅŸekere dönüştürülür ve kan dolaşımına geçerek kan ÅŸekerini yükseltir. Kan ÅŸekeri yükselmesi de pankreastan insülinin kana geçmesini arttırır. İnsülinde kanda dolaÅŸan ÅŸekerin vücudumuzdaki hücrelerde kullanılmasını ve ihtiyacız olan enerjinin üretilmesini saÄŸlarlar.

Åžeker hastalığında (Diabette) yediÄŸimiz besinlerle aldığımız ana enerji kaynağı olan ÅŸekeri vücudumuz insülin eksikliÄŸi nedeniyle yeterince kullanamaz. Çünkü ÅŸekeri kullanması için gerekli olan insülin eksiktir. İnsülin olmayınca, besinlerle aldığımız ÅŸeker ve diÄŸer besin unsurları, ihtiyaç duyan hücrelere giremezler. Böylece, hücreler ÅŸekersizlik çekerken, kanda ÅŸeker normal deÄŸerlerin üstüne çıkar. Kanda ÅŸekerin çok artması, “zehir” etkisi yapar ve vücudun tüm hücrelerini tahrip ederler.

Kimler şeker hastalığına daha yatkındır?

Diabet hastalığı tipleri:

Tip 1 Diabetes Mellitus:
Pankreasta insülin üreten hücrelerin harap edilmesi ile ortaya çıkar. Çoğunlukla vücudumuzun kendi savunma sistemi tarafından insülin üreten hücreler tahrip edilir. Bunun sonucunda vücutta insülin üretilemez. İnsülin olmadığı için şeker enerji üretiminde kullanılamaz ve sürece kan şekeri yüksek kalır. Tip 1 (genç tipi) şeker hastalığı 10-14 yaş civarında ortaya çıkar.

Tip 2 Diabetes Mellitus:

Pankreastan kana yeterli insülin salgılanmaması ya da üretilen insülinin vücutta yeterince etki gösterememesi nedeni ile ortaya çıkar. En sık görülen diyabet tipidir. Genç insanlarda da görülmesine raÄŸmen genellikle bu Tip 2 dediÄŸimiz “eriÅŸkin tipi” ÅŸeker hastalığı 40-45 yaşın üstünde görülmektedir. EriÅŸkin tipi diabet hastalığı, tüm ÅŸeker hastalarının yaklaşık %90’ını oluÅŸturur.

Bazı kişiler şeker hastalığına daha yatkındır .

Bunlardan birincisi , genetik olarak ailede ve kan yakınlarımızda şeker hastalarının bulunması.

İkincisi ise kilo fazlalığı ve şişmanlıkdır.

Kilo kadar önemli diğer bir faktör de, yağın vücutta nerede toplandığıdır. Kilo normal bile olsa, bel çevresi 100 cm’i aşan erkekler ve 86 cm’yi aşan kadınlar çok risklidirler. Bel çevresi 94 cm’yi aşan erkeklerle, 80 cm’yi aşan kadınlar ise dikkat etmek zorundadırlar.

Ne kadar hareketsizseniz o kadar risk artar, düzenli egzersiz yapmalısınız.

Yüksek tansiyonlu kişilerde ve kolesterol sorunu olan kişilerde; hamilelikte de şeker sorunu ( gestasyonel diabet ) yaşayanlarda diabet hastalığı daha çok görülmektedir.

Diğer bir risk faktörü de yaşdır. Yaş ilkerledikçe riskde o oranda artmaktadır.

Şeker hastalığın belirtileri nelerdir?

Hastalığın başında çok yemek ve su içmek ihtiyacı görülür. İdrar miktarı da artmaktadır. Kadınların idrar yapma yerlerinde kaşıntı ve tahrişler oluşabilir. Bunun yanında devamlı yorgunluk halide görülmektedir. İleri safhalarda devamlı baş ağrıması, iştahsızlık, el ayak titremeleri,  aseton kokusuna benzer kötü nefes kokusu, ter kokusu, adele krampları, hafıza zayıflığı, kısmi veya tam felç, iyileşmeyen yaralar ve uykuda sayıklama görülür.

Şeker hastalığı tanısı nasıl konulur?

1- kan şekerine açken bakılır. (Açlık Kan Şekeri) Sonuç şayet 110-125 arası ise gizli, 126 ve üstü ise açık şeker hastası sayılabilirsiniz.

2- ‘Åžeker yükleme testi’ : tokken kan ÅŸekerine bakmak. 2 saatlık bu test sırasında, ÅŸekeriniz 140-199 arasında deÄŸerlere sahipse gizli, 200 ve üstü ise açık ÅŸeker hastalığınız var demektir.
3- İdrardaki kan şekerinin ölçülmesidir.

ŞEKER HASTALIĞI - DİABET- TEDAVİSİ

1-Dengeli beslenme,

2-Fiziksel egzersiz,

3-İyi bir tıbbı yardım ve kişisel kontrol,

4-Sağlıklı sosyal hayat.

Bu hastalığın tedavisi şayet diyet ve egzersiz ile kontrol altına tutulamıyorsa o zaman oral diyabet tedavisi ve dışarıdan alınan insülin gereklidir.

Oral Diyabet Tedavisi ve etkileri

İnsülin üretimi olan kişilerde kan şekerini düşürür.

Sadece diyet ve egzersizin işe yaramadığı durumlarda bir alternatiftir.

Diyet ve egzersizin yerini tutmaz.

Kombinasyon halinde verilebilir.

İnsülin

Tip 1 diyabetliler her gün insülin kullanmalıdır.

Gestasyonel diyabet’i olan kadınlar diyet’in tek başına yeterli gelmediği durumlarda insülin kullanabilir. Oral ilaç tedavisi hamilelik süresince kullanılamaz.

Kan şekerini oral tedaviyle daha fazla kontrol altında tutamayacak Tip 2 Diyabetliler.

Sindirim sırasında zarar göreceğinden hap formunda alınmamalı.

Bütün bunlar biraz çaba ve iyi bir destek ile elde edilebilir.

Diyabet yaşam boyu devam eden ciddi bir durumdur. Kontrol altına alınabilir fakat iyileşmez.

Şeker hastalığının komplikasyonlari nelerdir?

Yukarida deÄŸindiÄŸimiz bu tahribat olayı, çok yavaÅŸ ama “kararlı”dır. YavaÅŸlık, “düzeltme fırsatı” açısından iyidir. Ama kötü yanı, ÅŸeker hastalarında ÅŸekerin önemli bir zararının olmadığı hissini yaratması ve hastalıkları konusundaki vurdumduymazlıklarını artırmasıdır. Oysa ÅŸeker, “azimli bir düşman” gibi, vücudu içten içe, sessizce çürütür. Bu çürüme hem yaÅŸam kalitesini bozar, hem ömrü kısaltır.

Tahribatın etkilemediği organ yok gibidir. Ama en büyük tahribat, damarlarda olur. Erişkinlerdeki görme kaybının başlıca nedeni şekerdir. Ayrıca katarakta ve glokom dediğimiz göz tansiyonuna da yol açar. Böbrek yetmezliği ve üreminin en önemli nedenlerinden biridir. Şeker hastaları, koroner kalp hastalığına ve felce 2-4 kat daha fazla yakalanırlar. Gangren yüzünden ayak-bacak kesilmesine neden olabilir. İsteksizlik, sertleşmeme gibi cinsel işlev bozukluklarıyla karşımıza çıkabilir. Sinir tahribatı yüzünden his kusurları, mide-barsak sorunları gelişir. Pek çok cilt hastalığına çanak tutar.

Son olarak tedavi altinda olanların dikkat etmesi gereken hususları belirtelim.

İki çeşit şeker koması vardır:

- Diabetik Koma:
Daha ziyade şeker hastalarında görülür. Nedeni, insülin verme zamanını geçirmek, gerektiğinden az miktarda insülin vermek, bağırsak iltihabı, bademcik iltihabı, grip veya iyileşmeyen yaralardır.

- Şeker Eksikliği Koması:
Tıp dilinde hipoglisemi adı verilen bu çeşit koma, terleme, titreme, çırpınma huzursuzluk, şiddetli açlık, ve aşırı duygusallıkla başlar. Nedeni, fazla miktarda insülin vermek veya çok miktarda karbonhidratlı yiyeceklerle beslenmektir.
Şeker hastaları haftada en az iki kere ılık banyo yapmalıdır ve sonra da vücutlarının her tarafını ılık bir havlu ile ovmalıdır. Kabız veya ishal olmamalıdırlar. Perhiz yapmalıdırlar. Erken yatıp erken kalkmalıdırlar. Ağız, boğaz ve diş sağlığına aşırı özen göstermelidirler. Masaj, beden hareketleri ve açık havada yürüyüşü ihmal etmemelidirler

Sara nedir? Nasıl bir hastalıktır?

Yazan admin | beyin kanseri, hastalıklar | Çarşamba 13 Ağustos 2008 10:34 pm

Sara nedir ? Nasıl bir hastalıktır?
Beyindeki sinir hücreleri nöbetine sara denir. Tıp dilinde adı EPİLEPSİ dir.Sara nöbeti beyindeki sinir hücrelerinin, yani nöronların ani, kısa süreli ve aşırı bir boşalımı sonucu ortaya çıkar. Sara nöbetinin tipi anormal boşalımın başladığı ve yayıldığı bölgelere göre değişiklik gösterir. Klinik özellikleri aynı olan Sara nöbeti; tümör, damar yapısı bozuklukları ve enfeksiyon gibi birbirinden farklı patolojik süreçlere bağlı olabilir. Metabolitik bozukluklar, örneğin, kan şekeri, üre veya kandaki tuzların dengesizlikleri ve bazı ilaçlar eğilimli bir yapıda Sara nöbeti oluşturabilir. Bazen de belli bir neden bulunmaksızın nöbetler tekrarlar. Bu nedenle Sara kendi başına bir hastalık değil çeşitli hastalıklara bağlı olarak gelişen bir semptomdur.

Sara nöbetleri, aralıklı gelen, ani başlayan, kısa süren ve tekrarlayan ataklar şeklinde olduğundan, tanıya birçok kez hasta ve çevresinin tanımladığı bilgi ve belirtilerle gidilir. Yani, Sarade klinik tanı genellikle anamneze, yani doktora aktarılan bilgiye dayanır. Sara nöbetler belli bir beyin kabuğu bölgesinden kaynaklanan parsiyel nöbetler ve başlangıçtan itibaren tüm bölgelerde başlayan jeneralize nöbetler olarak iki önemli grupta incelenirler.
Bir diğer önemli nokta ise idyopatik. Yani nedeni belirlenemeyen ve semptomatik, yani belli bir beyin hastalığına bağlı olarak gelişen nöbetlerin ayırt edilmesidir. İdyopatik sendromlara başka bir nörolojik bozukluk eşlik etmez. Hastada gelişme basamakları normal ilerler, altta gösterilebilen herhangi bir patolojik süreç yoktur. Ailesel özellik genellikle dikkat çeker, nöbetler görece daha seyrek ve tedaviye yanıt daha iyidir. EEG interiktal dönemde normal temel aktivite gösterir.

Buna karşın semptomatik Sara hastalarında altta yatan bir beyin hastalığı ve buna baÄŸlı nörolojik bozukluklar, EEG’de temel aktivitede yavaÅŸlama saptanır. Tedaviye cevap deÄŸiÅŸkendir ve spontan sonlanma (remisyon) olasılığı düşüktür. Kriptojenik Sara, sebebi gizli kalan ancak edinsel bir nedeni olması gerektiÄŸi düşünülen Sara tipleri için kullanılan bir terimdir.

Hastayı doktora getiren nöbet geçirmesidir. Benzer sara nöbet tipleri hem idyopatik, hem de semptomatik saralı hastalarda görülebilir. Ana soru prognoz, tek bir nöbetin tekrarlama olasılığı, tedavinin gerekliliği, tedavinin sonlandırılması veya bu durumun gelecek kuşaklara geçme şansı gibi akla gelebilecek tüm sorular ise  ortada görülen Sara nöbetin altında yatan nedensel faktörle ilişkilidir.

Reflü nedir? Nedenleri ve tedavisi nelerdir?

Yazan admin | hastalıklar, sağlık | Cumartesi 12 Temmuz 2008 5:12 pm

REFLÜ NEDiR?
Halk arasında Mide Reflüsü olarak bilinen Gastro Özofageal Reflü hastalığı mide içeriÄŸinin yemek borusuna geri kaçmasıdır. Reflü, asitli mide içeriÄŸinin yemek borusuna gelmesi ve uzun süre temas etmesiyle yemek borusunun asitten kendini koruma özelliÄŸinin yok olmasından kaynaklanır. EriÅŸkinlerin yaklaşık %20’sinde reflü görülmektedir.

Mide içeriği midenin salgıladığı hidrojen iyonu nedeniyle belirgin derecede asittir. Eğer onikiparmak barsağından mideye doğru safra geri akımı varsa mideden yukarı çıkan içerik hem asit hem de safra içerir. Alkali özellikli olan safra da mide asidi gibi yemek borusunun tahrişine neden olur. Reflü hastalığı, asitli ve/veya safralı mide içeriğinin yemek borusuna gelmesi ve uzun süre temas etmesiyle yemek borusunun kendini asitten ve/veya safralı mide içeriğinden koruyamaması nedeniyle oluşur.

Yemek borusunun alt ucunda mide içeriğinin yemek borusuna geçişini engelleyen bir kapak mekanizması vardır. Reflü hastalarında en sık görülen özellik bu mekanizmanın gevşekliğidir. Bu durum sıklıkla mide fıtığıyla birlikte yaşanır. Mide boşalım bozukluğu ya da bozulmuş yemek borusu hareketi bu hastalığı tetikleyen diğer nedenlerdir.

Yemek borusunun alt ucunda mide içeriğinin yemek borusuna çıkmasını engelleyen iki mekanizma vardır.

KELEPÇE MEKANİZMASI
Kelepçe mekanizması, mide içeriğinin yemek borusuna çıkmasını kasların bir kelepçe gibi sıkılmasıyla engeller.
KAPAK MEKANİZMASI
Kapak mekanizması, mide içeriğinin yemek borusuna çıkmasını kasların bir kapak gibi kapanmasıyla engeller.

 

Reflü Şikayetleri Nelerdir?

Hastalarımızın en sıklıkla başvurduğu şikayet mide yanmasıdır.
Bunun yanında göğüste yanma ve ekşime, Ağıza gelen acı bir tat, Ağız kokusu, Özellikle yemeklerden sonra ve tok karna yatıldığında geceleri rahatsız eden şişkinlik, geğirme ve boğulma hissi
Göğüste takılma ve sıkışma hissiyle birlikte kalbe baskı ve çarpıntı hissedilebiliyor.Derin nefes almada güçlük çekilebiliyor.
İleri aşamalarda da;
kronik farenjit, kronik sinüzit, alerjik astım ve diş çürüklerine gidilen bir süreç yaşanabiliyor.

Alkol - Sigara ve Reflü

Sigara ve tütün ürünleri kullanımı iki mekanizma ile reflüde artmaya nedendir. Alt ösafagus sfinkterinin işlev bozukluğu (kapatıcı mekanizma) reflü oluşumunda çok önemli bir faktördür. Sigara ve tütün ürünleri bu kas mekanizmasının kapanma basıncını düşürmekte ve fonksiyonunu bozabilmektedir. Diğer bir etki ise mide asit miktarını artırmasıdır. Her iki bir arada görüldüğünde reflü oluşumu çok kolaylaşır.

Alkol ve özellikle de mayalı içecekler (bira ve kırmızı şarap) reflüyü artırıcı etki gösterir. Alkol mide boşalımını geçiktirmekte, mide içi basıncının uzun süre yüksek kalmasına neden olmaktadır. Aynı zamanda alt ösafagus sfinkterinin (kapatıcı kasının) basıncını düşürerek reflüyü çok kolaylaştırmaktadır.

Reflü olup olmadığı nasıl anlaşılır?

Reflü tanısında kullanılan çok sayıda yöntem var.Bunlardan gastroskopi , pHmetri , ve manometri kronik reflüsü olan yada özellikle laparoskopik cerrahi tasarlanan hemen her hastada hazırlık aşamasında mutlaka yapılırken bazı yöntemler akademik araştırmalar için kullanılıyor.

Gastroskopi
Ösofagogastroduodenoskopi olarak da adlandırılan bu yöntem fiberoptik bir endoskop ile yemek borusu, mide ve onikiparmak barsağının ilk bölümünün incelenmesi anlamına geliyor.İşlem sonunda yemek borusundaki yangı evresi (tahriş), mide kapağı düzeneğinin yapısı , işlevi, mide fıtığı olup olmadığı, varsa kaç santim olduğu,midede gastrit ,ülser gibi başka sorunlar olup olmadığı,mide çıkışında ki düzeneğin (pilor) yapısı ve onikiparmak barsağında yangı yada ülser olup olmadığı sorularına yanıt bulunuyor.Gereğinde yemek borusunda ki yangı bölgesinden parça örneklemesi (biopsi) alınarak endoskopik olarak saptanan yangı düzeyi patolojik olarak belgeleniyor.Midede H.Pylorii mikrobu varlığına bakılıyor.Eğer incelenen mide barsak sistemi bölümlerinin herhangi birinde patolojik bir bulgu olursa parça alınıp inceleniyor.

İşlem yaklaşık 5 dakika sürüyor ve bilinçli rahatlatma denilen bir yöntemle uygulanıyor, böylece hasta işlem sırasında hiç bir şey duymuyor ve hatırlamıyor.Sonrasında rahatlatma amaçlı yapılan ilacı geri çeviren bir ilaç uygulanıyor ve hasta 30 dk dinlendiriliyor.

Reflü araştırmasında her hastada önerdiğimiz bir araştırmadır.

pHmetri
Bu yöntemde burundan yemek borusu içine yaklaşık 1 mm genişlikte ince bir kateter yerleştiriliyor ve 24 saat boyunca hasta olağan bir günde yaptıklarına devam ediyor. Kateterde ki 2 algılayıcı yoluyla sürekli kayıt yapılıyor.Biri mide kapak mekanizmasının 5 cm diğeri ise yaklaşık 10 cm üstündeki bu iki algılayıcı yolu ile ölçüm süresince mideden yemek borusu içerisine kaç kez asit kaçışı olduğu, bu asit kaçışlarının ne kadar süre ile pH değerini 4 ün altına indirdiği gibi birçok ölçüm yapılıyor ve belgeleniyor.Ölçüm sırasında belgelenen 6 değişken bir araya getirilerek bu testi geliştiren cerrah olan kişinin adı ile anılan DeMeester değerini veriyor.Böylece kişinin hastalık derecesinde reflüsü olup olmadığı en nesnel (objektif) biçimde belgeleniyor.

Manometri
Manometri işleminde yemek borusu içine yerleştirilen bir kateter aracılığı ile yemek borusunun peristaltik hareket denilen ileri doğru itme (dalga) hareketinin gücü ve düzeni ile ilintili ölçüm yapılıyor .Mide kapak mekanizmasının kasılma ve dinlenme sırasında ki basınçları ölçülüyor .Reflü oluşumunda en önemli nedenlerden biri olan kendiliğinden mide kapağı gevşemeleri olup olmadığı araştırılıyor.Yemek borusunun kendine ait hareket bozuklukları olup olmadığı ortaya konuyor.

Yemek borusunun manometrik incelenmesi son derece değerli bilgiler sağlıyor.Bu bilgiler ışığında ilaç sağaltımı tasarlanan hastalarda yemek borusu hareketini destekleyici ilaçlara gerek olup olmadığı saptanıyor.Eğer cerrahi onarım yapılacaksa da bu bilgiler ışığında onarım hastaya özel tasarlanabiliyor.

Baryumlu grafi
Röntgen ışınını yansıtan bir çözeltinin yutulması sırasında yapılan bu inceleme ile bu çözeltinin yemek borusundan geçiş şekli ve hızı, mide kapak düzeneğinin açılımı , mideden ve onikiparmak barsağından geçişi sırasındaki görüntüler inceleniyor.Hasta röntgen çekilirken ters çevrilerek çözeltinin yemek borusuna geri kaçıp kaçmadığı gözlemleniyor.Gastroskopinin yaygın kullanımda olmadığı dönemlerde çok kullanılan bu yöntem dolaylı (indirekt) bir inceleme olduğundan günümüzde çok daha az kullanılmaktadır.

Empedans pHmetri
Empedan pHmetri iki nokta arasında ki iletkenliğin buradan geçen madde tarafından değiştirilmesi temeline dayanan bir incelemedir.Klasik pHmetri yalnız asit reflüsünü belirleyebilirken, empedans pHmetri asit ,alkali(safra ve pankreas sıvısı) ve/veya gaz/buhar reflüsünü de belirler.Özellikle ilaç sağaltımından yarar görmeyen karışık tipte reflüsü olan hastalarda değerli bir yöntemdir.Henüz yaygın kullanımda değil.

Empedans Manometri
Empedans pHmetri ile aynı temelde çalışır.Yaygın kullanımda olmamakla birlikte özellikle operasyon sonrası yutma güçlüğü olan hastalarda kullanımı anlamlıdır.

Antroduodenal Manometri
Mide çıkışında kapak görevi gören pilor olarak adlandırılan bölgenin basıncını ve kasılma rahatlama düzenini ölçen bir yöntemdir.Akademik araştırmalarda kullanılır

Mide Boşalım Sintigrafisi
Mide boşalım güçlüğünü belgelemek ve araştırmak için kullanılır.Özel bir çözelti içirilen hastanın çeşitli zamanlarda görüntüleri alınarak bu çözeltinin hangi sıklıkta ve hızda onikiparmak barsağına geçtiği belgelenir.
Reflü tedavisi 1 - Yaşam Şartları Düzenlemeleri

Kişinin yaşamında yapacağı bazı düzenlemeler Reflü hastalığının ilerlemesini engelleyebilir ve kişiyi rahat ettirebilir. Bunlar; Yatarken vücudun üst kısmı ile başın yüksekte olmasını sağlayın. Bunun için yastık sayısını artırabilir veya yatağın baş kısmını yükseltebilirsiniz. 25-30 derece diklikte bir açıyla yatıldığında mide içeriğinin yemek borusu ve yutağa doğru yukarı kaçışı azalır.

Yatmadan 2 saat önce besin almamaya özen gösterin. Midenin içeriğini boşaltma süresi takribi olarak 2-3 saattir. Boş bir mideyle yatmak reflü olasılığını en aza indirir. Bu nedenle yemeklerden sonra bir süre yatmayın ve uzanmayın.
 
Sigara asit salgısını uyarıp mide kapakçık basıncını düşürerek reflünün artışına yol açar. Sigara ve alkol kullanmayın.

Kolalı içecekler, kahve, çikolata, yağlı, acılı, baharatlı yiyeceklerden kaçının. Asitli içecekler ve bu tür besinler, mide şikayetlerinin artmasında önemli rol oynarlar ve asit salgısını uyarıp mide kapakçık basıncını düşürerek reflünün artışına yol açarlar.

Sık ögünlerle az miktarda besin alın. Bir defada çok fazla yemek yerine, sık sık ve az miktarda yemeyi tercih edin. Fazla yemek, mide içi basıncı artırdığından geri kaçışı şiddetlendirir.

Karın bölgesini sıkan kıyafetlerden kaçınmalısınız. Kemerinizi çok sıkmamaya hatta mümkünse kemer kullanmamaya çalışın.

Düzenli spor yaparak ve dengeli beslenerek fazla kilolarınızı vermeye çalışın. Kilolu insanlarda karın iç basıncı daha yüksek olduğundan reflü yakınmaları artabilir.

Reflü ilaç Tedavisi

Asit baskılayıcı ilaç tedavisi, mide içindeki asit salgılama miktarını kontrol altına alır ve yukarı doğru çıkan mide asit miktarının düşmesini sağlar. Buna karşın ilaç tedavisi, safra reflüsü (alkali reflüsü) üzerinde etkili değildir. İlaç tedavisine rağmen safra yukarı çıkmaya devam eder ve yemek borusunu tahriş eder. Bu nedenle ilaç tedavisi sırasında bile yemek borusu tahrişi devam edebilir.

Reflü yakınması olan insanlarda baÅŸlangıçta mutlaka uygulanan ilaç tedavisi, reflü ÅŸikayeti olan insanların %80′ini rahatlatmakla birlikte reflünün kökeni olan mekanik bozukluÄŸu ortadan kaldırmamakta ve tamamen tedavi etmemektedir. Bu nedenle ilaç tedavisini bırakan reflü hastalarının %90′ında aynı yakınmalar kısa süre içinde tekrar baÅŸlamaktadır.

İlaç tedavisinde 3 farklı yöntem bulunmaktadır;

PROTON POMPA BASKILAYICI İLAÇ TEDAVİSİ
Bu tür ilaçlar Proton pompa inhibitörleri olarak adlandırılır. Proton pompa baskılayıcı tedavi, midenin asit salgılama miktarını kontrol altına alır ve yukarı doğru çıkan mide asit miktarını duşürür.

ALJENİK ASİT İÇEREN İLAÇ TEDAVİSİ
Aljenik ilaç tedavisiyle yemek borusunun yüzeyi kaplanarak mide asidinin etkisi azaltılır. Bu tedavi yönteminde yemek borusu ilaç tarafından yüzeysel olarak sıvanır. Böylece yukarı çıkan asidin yemek borusu hücreleriyle karşılaşması en aza indirgenir ve tahriş azaltılır.

PROKİNETİK İLAÇ TEDAVİSİ
Prokinetik ajandalar yan etkilerinden dolayı en az tercih edilen ilaç tedavi yöntemidir. Bu tedavi, yemek borusu hareketini düzenleyerek yukarı doğru reflü olan sıvının tekrar aşağı doğru itilmesini kolaylaştırır.

Reflü Cerrahi Tedavi

Reflü, özellikle de mide fıtığıyla birlikte olduÄŸu zaman insanın yaÅŸam kalitesini çok etkiler. Cerrahi tedavi, gastroöfasigal reflü hastalığının mekanik kökenini ortadan kaldıran tek tedavi yöntemidir. Gerçek anlamda tedavi sadece cerrahi yöntemle saÄŸlanabilmektedir. 10 yıllık dönemde yapılan prospektif randomize kontrollü çalışmalar, cerrahi tedavilerin %93′ün üzerinde kesin baÅŸarılı olduÄŸunu göstermektedir. Cerrahi tedaviyi tercih eden hastaların %93′ünde hiç bir ÅŸikayet belirtilmemiÅŸ ve ilaç kullanımına gerek olmamıştır. Cerrahi tedavide baÅŸarı oranı cerrahi ekibin bu konudaki deneyim ve uzmanlığıyla doÄŸrudan ilintilidir.

* Tıbbi tedavinin başarılı olmadığı, agır özafajitli, 4 santimden büyük mide fıtığı olanlarda
* Uzun dönem ya da yaşam boyu ilaç kullanmak istemeyen genç hastalarda
* İlaç tedavisinden sonra da hastanın yakınmaları devam ediyorsa
* Tedavilere rağmen, kronik öksürük, ses kısıklığı, astım ve kronik boğaz ağrısı şikayetleri geçmeyen hastalarda
* Yemek borusunda hücresel değişime varan tahrişler görülmekte ise (Barrett Ösofagus)
* Yaşam tarzı değişikliklerinin yaratacağı endişeler, ilaç tedavisinin süresi ve maliyeti göz önüne alınarak
cerrahi tedavi düşünülmelidir.

Cerrahi tedavide 2 temel amaç bulunmaktadır;
1. Reflünün oluşma nedeni mide fıtığı ise mide fıtığını onarmak.
2. Mide fıtığı onarıldıktan sonra yemek borusunun karın içinde kalan kısmının etrafında mideyi çevrelemek ve çalışır bir mide kapağı yaratmak (kelepce mekanızması).
Kelepçe mekanizmasıyla bu bölgede bir yüksek basınç oluşturulur ve yukardan gelen gıdalar yemek borusunun itme hareketiyle aşağı doğru inerken mide içeriğinin yukarı dogru kacması engellenir. Böylece reflü tedavi edilmiş olur.

Laparoskopik Cerrahi Tedavi

Laparoskopik Nissen ameliyatı ilk kez 1990 lı yılların başında Dr.Dallemagne tarafından uygulanmıştır.Çok uzun süredir reflü sağaltımında uygulanan Nissen ameliyatının teknik olarak aynısı olmakla birlikte laparoskopik olarak yapılması hastaya büyük kazanımlar getirmiş , ameliyat sonrası iyileşme süresini çok kısaltmış , ağrıyı çok azaltmış ve işe ve olağan yaşama dönüşü hızlandırmıştır.

Uzun dönemde açık ameliyata göre; deneyimli bir ekip yaptığı sürece, sonuçların daha da iyi olması laparoskopik Nissen tekniğini kronik reflü sağaltımında “ altın standart “ haline getirmiştir

Laparoskopik ameliyat karından yapılan ancak karın kesilmeden, 0.5 ve 1 sm lik küçük noktalardan girilerek yapılan bir tekniktir. 5 yada 4 adet port (giriş deliği) kullanılarak bu ameliyat için özel üretilmiş cerrahi aletler ile ugulanır..Eğer mide fıtığı (hiatus fıtığı ) var ise öncelikle fıtık onarımı yapılır.Fıtığın büyüklüğüne ve hastanın özelliklerine göre değişmekle birlikte ekibimiz hemen her hastada nüks riskini azaltmak için yama ( mesh ) de kullanmaktadır.

Sonrasında ameliyat öncesi yapılan incelemeler ışığında hastaya özel bir anti reflü düzenek oluşturulur.Fundoplikasyon işlemi olarak adlandırılan bu aşamada çoğu kez 360 , nadiren 270 derecelik bir kapak düzeneği oluşturulur.Böylece yemek borusunun ileri doğru olan dalga hareketi ile gıdalar mide içine itilir ancak geri kaçış engellenir.

Laparoskopik reflü ameliyatlarında Dr.L.Eminoğlu ekibinin ortalama süresi 35-40 dakikadır.Sonrasında hasta uyandırılır ve yaklaşık 30 dk. İçinde odasına alınır.6 saat sonra odasında yürütülür ve geceyi hastanede geçirir.1. gün sabah hafif bir kahvaltı sonrasında evine gidebilir durumdadır.

Evine gittiğinde yürüyebilir ve kendi işini yapabilir halde olan hasta 1 hafta boyunca sıvı ve yumuşak gıda tüketir.Hastalarımızın yaklaşık % 75 inde 2. gün sonrasında ağrı kesici gereksinimi olmamaktadır.7. günde olağan görüşme yapılır ve yara pansumanları açılır.sonrasında diyet biraz daha açılır ve 2. hafta sonunda iyi çiğnemek ve yavaş yemek dışında bir kısıtlama kalmaz.

Avrupa Laparoskopik Cerrahi Derneği (EAES), Laparoskopik Nissen ameliyatında başarıyı 2 koşula bağlamaktadır Bunlardan birincisi ameliyat öncesi değerlendirmelerle uygun hastanın seçilmesi, ikincisi ise cerrahın ve ekibinin bu konuda ki deneyimidir.Yayınlanan büyük serilerin hemen hepsinde Lap.Nissen ameliyatının başarı oranı % 90 ın üzerindedir.

850 yi aşan serisi ile Op.Dr.Levent Eminoğlu laparoskopik reflü cerrahisi konusunda ülkemizin en deneyimli cerrahlarından biridir.

Endoskopik Reflü Tedavisi

Endoskopik reflü tedavisi en yeni tedavi yöntemidir. Endoskopik tedavi, ağızdan girilerek uygulanan ameliyatsız bir tedavi yontemidir. Özellikle cerrahi tedaviye sıcak bakmayan reflü hastlarında uygulanan endoskopik tedavi yonteminin bazı sınırlamaları vardır;
* 18 yaşından küçük hastalara
* Gebe hastalara
* 2 cm. üzerınde mide fıtığı olan hastalara
* Yemek borusu ileri derecede tahriÅŸ olan hastalara (Grade 3-4)
* Yemek borusunda hücresel değişime varan tahriş bulunan hastalara
* Akalazyası olan hastalara
Endoskopik reflü tedavisi önerilmez.

Gatekeeper endocinch ve enteryx başarısız ve /veya kabul edilemez yan etkiler nedeni ile terk edildi.Stretta yöntemi ise hem beklenen başarıyı yakalayamadı hem de ürertici firmanın geleceği belirsiz.Son beş yılda geliştirilen yöntemler içinde Plicator teknolojisi etkinliği ile ön plana çıktı.

Plicator Türkiyede ilk kez Kadıköy Şifa Hastanesi Reflü Merkezinde Dr.Levent Eminoğlu tarafından uygulandı.

Plicator nedir?
Plicator aslında uzun süredir kronik reflünün kalıcı sağıltımında altın standart olan laparoskopik cerrahide yapılan onarımı daha az girişimsel bir yöntem olan endoskopi yolu ile taklit etmek esasına dayanıyor.
2007 yılında 5 yıllık sonuçları açıklanan ve 5 yıl sonunda antireflü etkinliğini koruduğu ortaya kondu.Endoskopik olarak yapılan kontrol sonrasında Plicator cihazı ile girilerek mide kapak mekanizmasında ki yapısal bozukluk mide içinden konulan bir yada iki dikiş ile onarılıyor.

İşlem nasıl uygulanıyor?
Plicator işlemi sırasında genel anestezi gerekmiyor.Bilinçli sedasyon denilen hastanın işlem sırasında bir şey hissetmediği ve hatırlamadığı, sonrasında 20 dakikalık dinlenme ile uyandığı bir yöntem kullanılıyor.Hasta işlen sonrasında 2-3 saat dinlendiriliyor.sonrasında evine gönderilen hasta 24 saat boyunca sıvı diyet uyguluyor .sonraki 48 saat püre kıvamında yiyecekler alıyor ve sonrasında kademeli olarak normal gıdaya geçiliyor.İşlemden bir gün sonra hasta olağan günlük yaşamına dönebiliyor.İşlem sonrasında birkaç gün içinde kendiliğinden geçmek üzere boğaz ağrısı (% 21) karında şişkinlik (%11) göğüste ağrı (%9) omuz ağrısı (%5) bulantı (%3) görülebiliyor.Bu etkilerin olmaması için ilaç önlemleri düzenleniyor.

Kimlere yapılabilir?
Plicator iÅŸlemi
1) Uzun süredir reflüsü olan, ilaç ile rahatlayan ancak yakınmaları tekrar eden, uzun süre ilaca bağımlı olmak istemeyen
2) Mide fıtığı en fazla 3 cm olan
3) İleri evre (evre 3-4 ) yemek borusu hasarı gelişmemiş olan
4) Barrett ösofagus denilen hücresel değişim olmamış olan
5) 18 yaşından büyük hastalarda uygundur.

Başarısı nedir?
Plicator uygulamasının 5 yıllık sonuçları işlemin etkinliğini beş yıl sonunda da koruduğunu ve yaklaşık % 70 başarı sağladığını ve koruduğunu göteriyor.Amerikan ilaç ve gıda dairesinin(FDA) 2 dikiş konulmasına izin vermesinin ardından bu başarını % 80 düzeyinde olması bekleniyor.

Geri döşümsüz müdür?
Plicator yöntemi yine endoskopik olarak geri döndürülebilir bir yöntemdir. Ayrıca, ilerleyen dönemlerde gereksinim olması durumunda önceden Plicator işlemi yapılmış olan hastalara Laparoskopik Nissen operasyonu güvenle uygulanabilir.

Pnömokok hakkında soru cevap ve yorumlar

Yazan sarp | bebek hastalıkları, genel, hastalıklar | Çarşamba 18 Haziran 2008 4:26 pm

Bebek ve çocukluk çağında çeşitli hastalıklara yol açan pnömokok mikrobu yüzünden, her yıl 1 milyon çocuk hayatını kaybediyor.

 

Pnömokok nedir?

Bebek ve çocukların burun, geniz, ve boğazlarında ortaya çıkan mikroptur. Menenjit, zatürre, kan iltihabı ve sinüzit gibi hastalıklara sebep olan bu mikrop, bulaştığı 4 çocuktan birinde işitme kaybı, 10 çocuktan 1 inde ise kalıcı sakatlığa yol açıyor.

Pnömokok mikrobunun sebep olduğu hastalıklar;

Zatüre: akciğer hava keselerinin iltahaplanması

Menenjit: beyin ve omuriliği kaplayan zarın iltihaplanması,

Orta kulak iltihabı: hastalık uzun sürerse işitme kaybına yol açabilir.

Sinüzit; yüzde bulunan hava boşluklarındaki zarlara pnömokokların yerleşmesine denir.

Pnömokok mikrobu nasıl bulaşıyor?  mikrobu taşıyan çocuklar öksürme be hapşırma yoluyla yani tükürükle birbirlerine bulaştırırlar. Bu mikrop anaokulu alıveriş merkezleri gibi kalabalık yerlerde kolayca yayılabilmektedir .

Pnömokok mikrobuma karşı ne gibi önlemler alınmalıdır.? - Beslenmeye dikkat edilmeli

- çocuğa anne sütü verilmeli

- yeteri kadar çinko alınmalı gerekirse takviye ilaçlarla desteklenmeli

- hijyene özen gösterilmeli çocukların elleri düzenli olarak yıkanalı

- Aşı olunmalı

PNÖMOKOK AŞISI HAKKINDA; Ülkemizde bulunan pnömokok aşıları; Pnönokok Polisakkarid aşı (PPV23) ve Pnömokok Konjuge aşı (PCV7) dir.  Pnömokok Polisakkarid aşı (PPV23), inaktive (ölü) bir aşıdır ve pnömokokların 2 yaş üzerinde olan ve kronik hastalığı olan çocuklar ve erişkinlerdeki en ciddi enfeksiyonlara neden olduğu bilinen 23 suşuna karşı bağışıklık sağlar. Bu aşı, pnömokokların neden olduğu menenjitleri ve bakteriyemileri önler ama diğer bakteri veya virüslerin neden olduğu bakteriyemi veya menenjit nedenlerine karşı korunma sağlamaz.  
Pnömokok polisakkarid aşısı (PPV23) yılın herhangi bir zamanında yapılabilir. Pnömokok polisakkarid aşısının (PPV23)diğer çocukluk veya erişkin çağı aşıları ile aynı anda uygulanmasında bir sakınca yoktur.

Pnömokok Polisakkarid Aşı (PPV23) ile Aşılamanın Yan Etkileri
Hafif lokal reaksiyonlar (aşı yerinde kızarıklık, hassasiyet) veya hafif ateş, klinik çalışmalar sırasında genellikle bildirilmiş olan yan etkilerdir ve bunların sıklığı en fazla %40 olmak üzere, çalışmadan çalışmaya farklıdır. Uzun süren ağlama nöbeti veya febril (ateşin yükselmesine bağlı) konvülsiyonlar gibi orta şiddetteki reaksiyonlar, klinik çalışmalarda nadir görülmüştür ve görülenler, aşıdan kaynaklanmış olmayabilir. 

 Bütün aşılar veya ilaçlar gibi pnömokok polisakkarid aşıda (PPV23), içerisindekilere karşı allerjisi olan insanlarda ciddi reaksiyonlara teorik olarak yol açabilir. Ancak, pnömokok polisakkarid aşılara (PPV23) karşı şiddetli allerjik reaksiyon gelişmesi, ileri derecede ender (her 1 milyon dozda yaklaşık 1) görülür.

 Önlemler; Doktorun bir kişide pnömokok polisakkarid aşısını (PPV23) geciktirmesine veya hiç uygulamamasına yol açabilecek çeşitli nedenler vardır:

Bir doz pnömokok polisakkarid aşısı (PPV23) sonrasında şiddetli (yaşamı tehlikeye sokan) allerjik reaksiyon gelişen bir çocuk veya erişkinde başka bir doz uygulanmamalıdır.

Pnömokok polisakkarid aşısının (PPV23) veya diğer herhangi bir aşının yapılması planlanan günde orta veya ileri derecede şiddetli herhangi bir hastalığı olan bir çocuk veya erişkinde aşı uygulanması, hastalık düzelinceye kadar ertelenmelidir.

Pnömokok Polisakkarid Aşısından (PPV23) Sonra. . .
    Pnömokok aşısından  sonra herhangi bir ciddi ya da alışılmadık reaksiyon gelişirse, hemen bir doktora başvurunuz.

(bu bölümdeki yazıların bir kısmı Dr Nilüfer TOPRAKÇI ‘ya aittir.)

Pnömokok Hangi Çocuklar Aşılanmalıdır?
0-2 yaş arası tüm çocuklar

2-5 yaş arası bazı risk faktörleri olan çocuklar ( bağışıklık sistemini etkileyen hastalığı olan, orak hücreli anemisi olan, dalağı alınmış, şeker hastalığı, astımı, kronik kalp veya solunum sistemi hastalıkları olan çocuklar )

Pnömokok Aşı Olmaması Gereken Çocuklar Var mı?
Eğer, bir çocukta aşının ilk dozuyla ciddi bir alerjik reaksiyon gelişirse, aşının tekrarı önerilmez.

Eğer, çocuk hastaysa aşı için iyileşmesi beklenir. Ancak hafif bir nezle gibi hastalıklar aşı için engel oluşturmaz.

Pnömokok Aşı Kaç Defa Yapılır?
Eğer, 2 ayda karma aşılarla birlikte başlanırsa 2 ay arayla toplam 3 doz, 12-15 ayda tekrar dozu olarak toplam 4 doz yapılır. İlk 6 aydan sonra aşıya başlanırsa, kaç doz aşı gerekeceği başlama ayına göre değişecektir. Büyüdükçe olgunlaşan bağışıklık sistemi daha az sayıda aşıya da yanıt verecektir. Doktorunuz, size uygun protokolü bildirecektir.

Pnömokok Aşının Yan Etkileri Nelerdir?
Tüm aşılarda olduğu gibi, bu aşıda da aşı yerinde kızarıklık, acıma, şişlik ( 4 çocuktan birinde) görülebilir. Hafif ateş olabilir. Yüksek ateş ihtimali % 2’dir. Her ilaçta olduğu gibi aşılarda da alerjik reaksiyon görülme ihtimali vardır.

perkinson hastalığı ameliyat yöntemleri

Yazan sarp | hastalıklar | Salı 27 Mayıs 2008 12:26 pm

Perkinson hastalarına sunulan tedavi seçenekleri nelerdir?
Hastanın tedavisi ilaçla başlar ama aradan birkaç sene geçtikten sonra ilaçlar yetersiz kalmaya başlar. Hasta belki ilaçları almaya devam eder fakat onun yanına bir tür cerrahi yöntem eklemek gerekebilir. Bizim beyinde yaptığımız çeşitli operasyonlar var. Hastaların şikayetlerine göre, beyinde ulaşılması gereken farklı çekirdekler vardır. Bu çekirdeklere yönelik farklı ameliyat yöntemleri vardır. Bu çekirdeklere, talamus, pallidum ve subtalamik nukleus denilir. Bu tip çekirdeğe yönelik ameliyatlar yapabilirsiniz. Her birinde hastalığa ait farklı belirtilerin ya da hepsinin giderilmesi düşünülür. Her hastanın tedavi süreci farklıdır.
Perkinson hastalığı cerrahi tedavi yöntemleri:
Doç. Dr. Peker: Uç; çeşit cerrahi yöntem vardır. Bir tanesi gamma knife
dediğimiz yöntemdir. Burada 20 farklı noktadan gelen ışınla beyin-
deki çekirdek ışınlanır. İkinci yöntemde, beyne bir elektrot sokularak çekirdekler ısıtılarak etkilenir. 3.sü ise, bu çekirdeklere bir elek-
trot yerleştirilmesi ve onu göğsün ön duvarına koyacağınız pile bağlayarak, bu çekirdeğe elektrik verilmesine dayanan derin beyin stimülasyonu yöntemidir. Bunların her birinin kendine göre avantajı vardır.
Bu işlemlerin amacı nedir?
Doç. Dr. Peker: Yapılan işlemler o çekirdeklerin gereksiz aktivitelerini engellemeye yöneliktir. Böylece istemsiz hareketleri gidermek ya da parkinson hastalığının ortaya çıktığını gösteren hareket güçlüğünü,
yürüme güçlüğünü, yattığı yerden kalkma zorluğunu engellemek, daha özgür bir rahat yasam ortaya koymaktır. Ama; hastaların yaşam kalitesini yükseltmektir.

parkinson hastalığı hakkında bilgiler

Yazan sarp | hastalıklar | Pazartesi 26 Mayıs 2008 4:52 pm

Parkinson hastalığı nedir, ilk kez kim tanımlamıştır?

Parkinson hastalığı ilk kez 19. yüzyılın başlarında James Parkinson tarafindan tanımlanmıstır. Norolojide hareket bozuk-
luklare içerisinde yer almaktadır. Beynin özel bir bölgesinin (striatum, substantinanigra) bozukluğudur. Parkinson hastalığında bu
bölgede dopamin maddesi azalmıştır. Dopaminin azalmasi sonucu parkinson hastalığının temel belirtileri ortaya çıkabilir.

Parkinson hastalığının nedenleri nelerdir?
Klasik parkinson hastalığının belli bir nedeni yoktur. Daha çok birden fazla faktörin etkili oldugu düşünülür. Yani genetik ve
çevresel faktörler hastalığın oluşumunda rol oynar. Parkinson hastalığı dışında Parkinsonizm denilen ayri bir klinik tablo da vardır. Diğer
hastalıkların tedavisinde kullanilan bazı ilaçlar, merkez sinir sistemi tümörleri, hidrosefali, travma, toksik ve infeksiyonlar, beyin damar hastalıkları, Parkinsonizm tablosuna neden olabilir.

Parkinson hastalığının görülme sıklığı nedir? Kimlerde daha çok görülür?

Parkinson hastalığı, genellikle 50 yaşından sonra ortaya çıkar. Seyrek olarak daha erken yaÅŸlarda da görülebilir. Görülme sıklığı yaÅŸla artar. 40 yas altında  100 binde 3-4 iken, 70 yas üzeri popülasyonda bu oran 100 binde 500′dür. Toplumda ortalama 100 binde 200-300 arasinda görülür. Görülme sılığı, erkeklerde kadınlara oranla biraz daha fazladır.

Tanı nasıl konulur?
Parkinson hastalığının tanısında hastanın öyküsü ve muayene bulguları önernlidir. Biyokimya incelemeleri, MR, tomografi gibi görüntüleme yöntemleri Parkinson hastalığına ait bulguları göstermez. Bu incelemeler daha çok Parkinson tablosuna yol açabilecek diğer nedenleri ortaya çıkarmak, dışlamak için kullanılır.

Parkinson hastalığı tedavi yöntemleri nelerdir?
Parkinson hastalığının tedavisinde tıbbi tedavi yöntemleri önemli bir yer tutar. Bazı durumlarda cerrahi tedavi yöntemlerine, özellikle son yıllarda kullanılan derin beyin yapılarının uyarılmasi yöntemine başvurulabilir. Parkinson hastalığının tibbi tedavisi, daha önce
sözünü ettigimiz depamin eksikliğinin giderilmesine dayanır. Hastaya depaminin ön maddesi olan İ-dopa verilerok, merkez sinir sisteminde depamin artışı sağlanır. Tedavi seçeneklerini belirlerken hastanın yaşı, hastalığın evresi de önemlidir. Ayrıca fizik tedavi, özellikle egzersizler Parkinson hastalığının tedavisinde önemli yer tutar.

 

 

dış gebelik nedir belirtileri tanı ve tedavisi

Yazan admin | anne ve bebek, hamilelik gebelik, hastalıklar, sağlık | Cumartesi 3 Mayıs 2008 8:25 pm

Normal şartlarda tüp(Fallop tüpleri veya Tubalar) içinde sperm hücresi ile karşılaşıp döllenen yumurta hücresi endometriuma(rahim iç tabakasına) gelir ve rahim içinde büyümeye başlar. Eğer gebelik ürünü endometrium dışında bir yere yerleşirse dış gebelikten sözedilir.

Dış gebelik neden oluşur?
Yumurta hücresinin yumurtalıktan atılmasındaki aksama, yumurtlama normal olsa bile tüplerin ucunda bulunan püsküle benzeyen yapıların(fimbria) geçirilmiş enfeksiyon, hormonal bozukluk ve karın içi kitlelere bağlı olarak yumurta hücresini yakalamada gecikmesi, aynı nedenlerle tüplerde meydana gelen daralma ve tıkanmalara bağlı olarak yumurta hücresinin rahim içine doğru göçünün yavaşlaması sonucu gebelik ürünü rahim içine uygun zamanda varamaz. Böylece tutunduğu herhangi bir yerde, en sık da tüplerin en geniş yerinde büyümeye başlar.

Dış gebelik kimlerde daha sık görülür?
1-En sık 35-44 yaşlar arasında görülür.
2-Dış gebelik geçirenlerde tekrar ektopik gebelik riski %10-25’tir.
3-Geçirilmiş genital enfeksiyonlarla birlikte görülen tüp iltihabı(salpenjit), endometriozis ve tümör gibi sebeplere bağlı tüp hastalıkları olanlarda risk artar.
Klamidya denen mikroorganizma, tüp harabiyeti ve takiben tubal gebeliğe yol açan en önemli etkendir.
4-Tüplerin bağlanması, tüplerin açılması, daha önce geçirilmiş dış gebelik ameliyatı gibi tüplere yönelik cerrahi müdahaleler de riski artırır.
5-Rahim ve tüplerdeki doğumsal kusurlar
6-Rahim içi araçların(RİA) dış gebeliği artırdığına dair kesinlik yoktur. Ancak rahim içi araç kullananlarda normal gebeliğe karşın dış gebelik 5 kat daha fazla görülür. Bakırlı RİA’larda gebeliklerin %4’ü, hormonlu RİA’larda %17’si tubal dış gebeliktir.
7-Eğer gebe kadın düşük doz progesteron içeren doğum kontrol hapı veya ilişki sonrası östrojen kullanmışsa dış gebelik riski artar.
8-İnfertil ve yardımcı üreme teknikleri uygulananlarda risk artar.
9-Sigara içmek riski artırır.
10-Tekraralayan düşüklerde risk 2-4 kat artar. Yasadışı düşüğün sık görüldüğü yerlerde risk 10 kat fazladır.
 

 

Görülme sıklığı
Gebeliklerin %1-2’si dış gebeliktir.

Dış Gebeliğin Belirtileri
Erken dönemde normal gebeliklerde de olan adet gecikmesi olur. Yalnız kısa dönemde, içinde büyüyen gebelik ürününe bağlı olarak tüp, gerilmeye başlar ve gerilmeye bağlı ağrılar en sık şikayet olarak karşımıza çıkar. Anormal vajinal kanamalar da bu arada görülebilir. Hasta bu dönemde başvurursa en başarılı şekilde tedavi edilir.
Tüp içinde büyümeye başlayan gebelik ürünü(embryo) çevre dokunun beslenmesini bozarak yırtılmasına ve ciddi iç kanamalara yol açar. Hastalıktan en sık ölüm nedeni bu iç kanamadır. Eğer tüp yırtılır ve kanama olursa hasta bıçak saplanır tarzında çok şiddetli ağrı ve iç kanamaya bağlı baş dönmesi, bayılma yakınmalarıyla hastaneye müracaat eder. Bazı kadınlar böyle bir durumda ağrı ile birlikte ishal, bulantı, kusma ile gelebilirler. Böyle bir tablo gastroenterite çok benzediğinden, yanlış tanı ne yazık ki dış gebelikten ölüme yol açabilir.

Tanı
1-Jinekolojik muayene
2-betaHCG testi
3-Transvajinal ultrason
Yukarıdakilerin sonrasında gerekirse vajinal renkli Doppler ultrason, progesteron ölçümü, dilatasyon küretaj, laparoskopi yapılır.

Dış gebelik tanısı nasıl konur?

İleri aşamalara gelmiş ve iç kanaması devam eden bir dış gebeliğin tanısını koymak zor değildir. Kan kaybı belirtileriyle birlikte gebelik testinin müspet olması ve muayene ve ultrasonda karıniçinde serbest kan saptanması tanı koymak için yeterlidir.

Henüz bu aşamaya gelmeyen dış gebeliğin tanısı ise bu kadar kolay değildir. Bunun için seri beta HCG ölçümlerine başvurmak gerekebilir. Bu amaçla yapılan seri ölçümlerde kanda beta HCG seviyesinin belli bir zaman aralığında yükselme hızına bakılır. Normal bir gebelikte 48 saat aralıkla yapılan iki ölçümde beta HCG hızı yaklaşık iki kat artar. Dış gebelikte ise bu artış olmaz. Seri ölçümler kesin tanı aracı değildirler ve ölçüm belli bir aşamaya gelmesine karşın ultrasonda intrauterin (rahimiçi) gebeliğe ait bulguların görülmemesi gebeliğin bir dış gebelik olduğu yönünde oldukça değerli bir bulgudur. Vajinal ultrasonda beta HCG seviyesi 2000 (dikkat: laboratuarın referans değerlerine göre değişebilir!) ve üzerinde olduğunda, abdominal (karından yapılan) ultrasonda ise 6500 ve üzeri olduğunda (dikkat: laboratuarın referans değerlerine göre değişebilir!) uterus içinde gebelik kesesi mutlaka gözlenmelidir. Gözlenemiyorsa gebeliğin yerini araştırmak için komple bir jinekolojik muayene sonrası sıklıkla laparoskopiye başvurulur.

Laparoskopide pelvis dikkatli bir şekilde incelenir ve sıklıkla da dış gebeliğin tüplerden birinin içinde yerleşmiş olduğu görülerek dış gebeliğin kesin tanısı konur ve tedaviye geçilir.

 

Tedavi
Tedavide amaç anne hayatını kurtarmak olduğu kadar doğurganlığı da korumaktır.
Hastanın yaşı, genel durumu, hikayesi, gelecekteki çocuk arzusu, gebelik kitlesinin yeri, büyüklüğü gibi birtakım özelliklere bakılarak aşağıdaki tedavilerden biri seçilir:
1-Bekleme tedavisi( Ultrason ve betaHCG takibi ile dış gebeliğin kendiliğinden gerilemesi beklenir.
2-Tıbbi(metotreksat,… gibi ilaçlar verilerek ) tedavi
3-Cerrahi tedavi
a) Açık ameliyatla
b) Laparoskopik ameliyatla(Karına birkaç delik açılır,ameliyat bu deliklerden sokulan alet ve kamera yardımıyla yapılır.)

Sonraki »